SÜNEN EBU DAVUD
FİTEN BAHSİ
DEVAM: 1. Fitneler Ve Belirtileri
Abdullah b. Amr (r.a)’den; Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bir imam’a biat edip de ona elinin safkasını ve kalbinin semeresini veren (samimi olarak biat eden) kişi, gücü yettiğince ona itaat etsin. Eğer bir başkası çıkıp o imamla nidalaşırsa boynunu vurunuz”
(Abdurrahman b. Abdi Rabbi’l Kabe der ki:) (İbn Amr’e) “Bunu, sen, bizzat Rasûlullah’tan mı işittin?” dedim. “Onu kulaklarım duydu ve kalbim hıfzetti” dedi. “Senin şu amcan oğlu Muâviye bize (birşeyler) yapmamızı emrediyor, biz de yapıyoruz” dedim. “Allah’a itaat konusunda ona itaat et, ama Alla’a isyanda karşı çık” dedi.
İzah:
Müslim, İmâre; Nesaî, Biat; îbn Mâce, Fiten, Ahmed b. Hanbel, II-161,191,193.
Safka; Alışveriş yapan kişilerin birbirlerinin eline vurmaları veya birbirlerinin elini tutmalarıdır. Burada maksat biatt’ır.
Hâdis-i şerifin, Müslim ve İbn Mâce’deki Rivâyetleri buradakinden hayli uzundur. Meseleyi daha iyi tasavvur edebilmek bakımından Müslim’in rivayetini aynen buraya Abdurrahman b. Abdî Rabbî’l Ka’be şöyle dedi:
Mescid-i Haram’a girdim, baktım ki Abdullah b. Amr b. As Kabe’nin gölgesinde oturuyor. İnsanlar başına toplanmışlar. Ben de vardım ve yanına oturdum Abdullah şunları söyledi:
Bir seferde Rasûlullah (s.a.v.)’le birlikte idik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını düzenliyor, kimimiz ok atıyor, kimimiz de mer’adaki hayvanların başında duruyorduk Derken Hz. Nebi’in müezzini, namaza toplanın, diye seslendi. Biz de Rasûlullah’ın yanında toplandık. Efendimiz şöyle dedi:
Benden önceki her Nebie, ümmeti için hayır bildiği şeyleri onlara öğretmesi, şer bildiği şeylerden de sakmırması bir hak ve görev oldu. Şüphesiz, sizin şu ümmetinizin afiyeti öncekilerine verilmiştir. Sonrakilerine ise belâ ve hoşlanmıyacakları bir takım şeyler gelecektir. Bir fitne gelecek, birbirini aratacak. Öyle bir fitne gelecek ki mü’min, işte bu benim helâkımdır, diyecek. Sonra o açılacak yine bir fitne gelecek, Mümin, işte bu (benim helakim) diyecek. Artık kim cehennemden uzaklaştırılıp, cennete sokulmak isterse, oun ölümü Allah’a ve ahiret gününe inanır olduğu halde gelsin. O, insanlara kendisine yapılmasını istediği şekilde muamele etsin. Bir kimse bir imama bîat etmiş, ona elini vermiş ve samimiyetle bağlanmış ise, eğer gücü yeterse, itaat etsin. Başka biri gelir de o imamla nizaa tutuşursa, sonrakinin boynunun vurunuz.
Abdurrahman der ki: Ben Abdullah’a yaklaşarak “Allah aşkına söyle, bunu Rasûlullah’tan bizzat mı işittin?” dedim. Elleri ile kulakları ve kalbini işaret ederek, onu iki kulağım işitti, kalbim de öğrendi, dedi.
Ben kendisine:
Şu amcan oğlu Muâviye var ya, bize aramızda mallarımızı, haksız yere yememizi ve kendi kendimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah (cc)
“Ey İnananlar, kendi kendi aranızda mallarını haksızlıkla yemeyin, ama sizin karşılıklı rızanızla bir ticaret olursa müstesna, kendi kendinizi de öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir.”[Nisa 29] buyuruyor, dedim.
Sen ona Allah’a itaat hususunda itaat et, Allah’a isyan konusunda da karşı çık, dedi.”‘
Görüldüğü gibi Müslim’in rivayeti Ebû Davud’un kinden oldukça uzun.
Hz. Peygambcr’in vefatından sonra müslümanların başına bir takım belâ ve musibetler gelecektir. Bunlar öyle olacak ki nerede ise gelen gideni aratacak ve mümin her bir fitne gelişinde “bu beni mahvedecek” diyecektir. İşte bu ortam içerisinde, Allah’a ve ahirete inanmış bir vaziyette ölenler cennete gireceklerdir. Mümin o şekilde ölebilmeye çalışmalıdır. Ayrıca mü’min kendisine yapılmasını istemediği bir muameleyi başkalarına yapmamalı, kendisine nasıl davramlmasını istiyorsa başkasına da öyle davranmalıdır.
Hadisin sonunda belirtildiği üzere râvî Abdurrahman; Abdullah b. Amr’a, Muaviye’nin kendilerine bir şeyler yapmalarını emrettiğini; onların da yaptıklarını söylüyor. Bundan maksat, Hz. Muaviye’nin, esas halife Hz. Ali olduğu halde, kendilerine Ali (r.a) ile mücadele etmelerini cm-retmesidir. Çünkü, bu soru, Abdullah’ın Hz. Nebi (s.a.v.)’in bir halifeye biat edildikten sonra artık ona itaatin gerekli olduğunu söylediğini haber vermesi üzerine gelmiştir. Abdurrahman ona, sen böyle diyorsun, ama amcanın oğlu Muaviye bize hâlife olan Ali’ye karşı çıkmamızı istiyor, biz de denileni yapmak zorunda kalıyoruz, diyor. Abdullah’da “Allah’a isyan konusunda” onun emrine itaat etmemesini, Allah’a taâtte ise itaatin gerekliliğini söylüyor. Abdullah’ın bu sözünü hem, Muaviye’nin Allah’a isyanı emrettiğini ihsasa hem de aksine ihtimali vardır.
Bilindiği gibi Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki hilafet kavgası, müslümanlar arasında büyük ayrılıkların çıkmasına, bir çok müslüman kanının dökülmesine ve tesiri zamanımıza kadar uzanan büyük fitnelerin çıkmasına sebep olmuştur. Müslümanlar, bu kavgada genelde, Hz. Ali’nin haklı olduğunu; esas hilâfetin onda olduğunu, Hz. Muaviye’nin ise bir ietihad hatası işleyerek Hz. Ali’ye karşı çıktığını söylerler. Hz. Muaviye, sahâbî’den birisi olduğu ve Rasûlullah (s.a.v.) ashabını övdüğü için, onu günahkarlığa iiisbet etmezler ve halifeye isyan eden bir âsi olarak değerlendirmezler. Tabiki, bu konuda hassasiyet gösterenler ehl-i sünnet alimleridir. Müslümanların başına büyük gaileler açan bu kavgaların unutulmayıp, canlı tutulması ve bu sebeple müslümanlar arasına tefrikalar sokup birbirlerine düşürülmesi, şüphesiz, ya gayri müslimlerin ya da gafil müslümanların işidir. Biz bu konuyu kendi kaynaklarına terk ederek hadisteki “Allah’a taat konusunda ona itaat et” sözü ile ilgili olarak Bezltri-Mechûd’daki bir değerlendirmeyi özetlemek istiyoruz.
Râvi’riin sorusuna karşılık, Abdullah b. Amr’m verdiği cevap pek uygun düşmemektedir. Çünkü, hz. Ali’ye daha önce biat etmişlerdir ve o, hilâfete daha müstehaktır. Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye karşı ilk savaşı haksızdır. İçtihadında hatâ etmiştir. Buna sebep kendisine gelen, tevatür derecesindeki haberlerin ona Osman’ın katlinin Hz. Ali’nin işareti ile intibaı vermesidir. Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin’in kapıda bulunuşları da buna bir delil ve fesatçı muannitlere bir hüccet olmuştur. Sâhâbrlerden Yezîd’e biat edenler ve biat etmiyenler için de aynısını söyleriz. Şüphesiz Hz. Nebi’in “Ötekinin boynunu vurunuz” emri mutlak değildir. Nasıl böyle olsun ki? Çünkü eğer bu emir, hiç bir kayda bağlı kalmadan mutlak olsaydı teklifi mâlâyütak olurdu. Nasıl böyle olsun ki? Bu emir ancak, asiyi öldürme imkânına sahip olana yöneliktir; gücü yetmeyene değil! Böyle olunca; çaresiz kalınca, isyankar lidere boyun eğmenin caiz olduğu anlaşılır. Aksi halde boşu boşuna nefsi tehlikeye atmak söz konusudur.
Hz. Ali’nin vefatından sonra tüm sahâbîler, Hz. Muaviye’nin hilâfetinde ittifak etmişlerdir. Yezid’in hilafetî konusunda ise çeşitli guruplara ayrılmışlardır. Kimisi, zalim hükümdarlara da itaatin gerekliliği konusundaki emirlerin zahirini esas alarak onun halifeliğini caiz görmüşler, kimileri de onun halifeliğini kabul etmeyerek başka bir halifenin seçilmesini gerekli görmüşlerdir Abdullah b. Zübeyr (r.a) bu ikinci gruptadır. O kendisini hilâfete lâyık görmüş ve biat almıştır. Herhalde onun biat alışı, ya Yezid’den önce ya da onunla birlikte olmuştur. Her iki halde de O, Yezid’e isyan etmiş sayılamaz. Çünkü, Yezîd halife olmamıştı ki, kendisine çıkanlar âsi olsun. Abdullah b. Ömer’in ona biat etmesi de onun güç üstünlüğünü görmesinden ve fitne çıkacağından korkmasından ötürüdür. İbn Zübeyr ise, Yezîd’e karşı koyma gücünü kendisinde görmüş onun için biat etmemiştir.
Burada akla bir soru gelebilir: Hz. Hüseyin, her ikisine de biat etmemiştir. O halde, O, en azından birisine karşı âsi sayılmaz mı? Bu soruya şöyle cevap verilebilir. Hz. Hüseyin, Yezîd’e biat etmedi, çünkü onu bu işe layık görmüyordu Üstelik Ehlü’1-hâl ve’l-akd henüz onun hilâfetinde ittifak etmemişlerdi. İbn Zübeyr’e biat etmeyiş sebebi de onun halifeliği haberi kendisine ulaşmamasından olabilir. Yahut ulaşsa bile, Medine’ye varınca ona biat etmek istediği halde meydana gelen olaylar yüzünden buna imkan bulamamış olabilir. İkinci bir ihtimal olarak, İbn Zübeyr’de Yezîd’e karşı koyacak güç göremediği için özelikle gecikmiş olması mümkündür.
Bu zatların hiçbirisini âsi saymak mümkün değildir.
Hadis Ansiklopedisi Trke Hadis Kaynaklar